Köprünün altında gülümseyen çıplak adam
Birbirine çok benzeyen iki kimlik krizi yaşadım. Birincisi, sanırım herkesin yaşadığı ergenlik dönemlerinde gelen olağan hayatı sorgulama nidalarıydı. Önce psikoloji ardından felsefe geldi. İnanç birkaç seneliğine olsa da imdadıma yetişti.
Ardından gerçekten acı çektiğim, tanrıya “yalvarırım varlığımı yok et!” diye haykırırken üzüntüden kalbimin ve düşünmekten başımın ağrıdığı arayış geldi. Nedeni çok basitti.
O sabah yine benzer bir şekilde uyanmış daha doğrusu uyandırılmıştım. Her zaman o siyah yüzüyle gülümsemeyi başarabilen iş ve ev arkadaşım, kız olmanın verdiği bütün şirinlik yeteneğiyle servise geç kalmak üzere olduğumuzu hatırlattı. Hava gri ve yağmurlu, haftanın adını bilmediğim bir başka pazartesi günüydü. Hayatın monotonluğunu delmeye çalıştığım birkaç arkadaşımla şehrin lüks barlarından birinde kafayı çekmiş ve eğlenmeye çalışmış, akşamdan kalmaydım.
Hayret bu sabah servisin durduğu köşeye kadar koşmaya gerek kalmayacak zaman vardı. Diğer plaza insanlarının her zamanki yerlerinde olup olmadığına bakmadan zorunlu bir günaydından sonra ben de yerimi aldım. Kaç kişinin nezaketten yarım ağızla cevapladığını sayamadım.
Servisten indik, arkasında kurma kolu olan oyuncaklar gibi bir yandan kapıya yürüyor bir yandan da elektronik yaka kartlarımızı okutmaya hazırlanıyorduk. Asansörün önünde bekleyen dört beş kişinin arasından birkaç selamlama hamlesiyle zaten zemin katta bekleyen asansörün düğmesine bastım ve açılan kapıdan koyunların doğasını düşünerek girdim. Kendi çalışma masama takım elbiseme dekorasyon olarak taşıdığım çantamı bırakırken çevremdeki insanların o “burada olmaktan nefret ediyorum ama yine de gülümsemek zorundayım” hallerine fazla takılmadan ilginç sesler çıkaran kahve makinesine doğru yöneldim.
Kravat takıyordum. Elektronik yaka kartımın üzerindeki fotoğrafım gayet yakışıklıydı. İnsanlara kolayca iletişim kurabiliyor pek çok konuda sohbet edebiliyordum. Milyonlarca dolar bütçesi olan bir yazılım projesinin başarılı bir takım üyesiydim. Pek çok insanın ev geçindirdiği paradan daha fazla kazanıyor ve sadece kendim için harcayabiliyordum. Merak ettiğim bir konuda bilgiye ulaşabiliyor pek çok kişiden daha kısa sürede sindirebiliyordum. Kendi kendime kahvemi yudumlarken bunları düşünüyor, bütün bunları “ne için” yaptığımı anlamaya çalışıyordum. Ne için?
Mesai saati başladığında çalıştığımı göstermek için bilgisayarımın başındaydım. Aslında bana verdikleri beş günlük ara hedefi ilk gün bitirmiştim. İlk başlardaki hevesimle diğer arkadaşlarıma yardım etsem de hiçbir zaman performansımı tam kullanamayacağımı anladım ve geri kalan zamanlarımı sıkıntıdan boş işlere harcamaya başladım.
Her gün aynı saatteki kahve molalarımız, öğle tatillerimiz, “bip”leyen elektronik kapılarımız, monotonluğa başkaldırışın sembolü çizgi film karakterli kravatlar, jöleli saçlar… Bu muydu benim on sene sonra istediğim yaşam?
İş çıkışı çok iyi tanımadığım şehirde biraz yürümeye karar verdim. Bir sürü insan hepsi ayrı yönlere koşuyordu. Kimi düğmesine basılmamış asansörün başında bekleyenlerden, kimi asansörün ne olduğunu bilmeyenlerden. Şehrin en kalabalık merkezlerinden birinden geçiyordum ki bir köprünün altında, boş alanda çamurlu suda oynayan anadan doğma çocuklar gözüme ilişti. Anneleri birkaç metre ötede muhtemelen ailenin tek mutfak eşyası olan tencerede pirinç pişiriyordu. Ardından gözlerim çuval bezinden yapılmış birkaç metrekarelik “ev”in önünde ayaklarını uzatmış yatan adama gitti. Adamın altında, uzunca bir bezi şort gibi sararak kullandığı giysisinden başka bir şeyi yoktu. Saçları ve sakalı birbirine karışmış, muhtemelen en son yağan yağmurda yıkanmıştı. Göz göze geldik ve sanki bana acıyormuşçasına gülümsedi.
Bu gerçekten haksızlıktı! Ve sanki o da bunun farkındaydı. Önünden geçen renk renk metal kutuların içindeki diğer insanlar onu hiç ilgilendirmiyordu. Muhtemelen yaşadığı bu şehirden başka bir yere gitmemişti. Dünya haritası hakkında hiçbir fikri yoktu. Güneş sistemi, galaksi yukarıda dolaşan şeylerdi. İnternet şu direklerin arasındaki halatlar olmalıydı. Kuantum fiziği mi?
Bu adamın tek tasası yarın tencerede kaynayacak pirinci bulmaktı. Gözlerimin içine bakarken suratıma yapıştırdığı gülümsemesi, o köprünün altında benden kat ve kat mutlu ve rahat yaşaması, bana yapılmış bir haksızlık değil miydi?
İşte o zaman anladım bu adamla aslında aynı toprağa gireceğimi. İşte o zaman anladım cahilliğin mutluluk, mutluluğun erdem olduğunu.
Kirpit.net
Hakkatten katılıyorum sana.
Bende öğrenciliğin son dönemlerini yaşadığım
şu dönemde plaza insanlarıyla tanıştım
ve aynı hisleri paylaşıyorum